Cüneyd Süavi abimiz tarafindan, "hayatin icinden" adli kitabinda nesredilen güzel bir hikâye.. Sizde okuyun..
Çoban Ağacı
30/5/2009 · Kategori: Hayata dair
BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ ?
27/4/2009 · Kategori: Hayata dair
BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ ?
• Yemeğe tuz ile başlanırsa beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde, midede mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşturduğunu ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önlediğini…
• Yemek yerken yerde oturarak sol ayağı katlayıp sağ ayağı karna çekerek oturulup yenildiğinde, su ile doldurulmuş balon şeklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağırsaklara kaçmasını önleyeceğini ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek çok fazla yemeden kalkılacağını…
• Yemek yerken yemeğin ortasında su içildiğinde içilen suyun yenilen gıdaların sindiri lmesine, gerekli vitaminlerin emilmesine katkıda bulunduğunu ve midede doygunluk hissi vererek az yemeye vesile olduğunu…
• Oturularak ve en az 3 yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla duraksadığından tükürük bezleri için gerekli olan suyun emilimini artırıp anti bakteriyel ve antioksidan etkiye sahip tükürüğün salgılanmasını artırarak ağız ve diş sağlığına katkıda bulunduğunu..
• Uyurken sağ yana dönüp yatıldığında solda olan kalbimizin daha rahat çalışmasına neden olarak, kalbi yormadan dinlenmiş bir vaziyette kalkılabileceğini…
• Tuvalete girerken sol ayakla ilk adım atıldığında kaygan olan zeminde ayağın kayması durumunda sola göre daha güçlü olan sağ ayağın düşmeyi engelleyerek vücudu dengelediğini..
• Banyo yaptıktan sonra ayaklara soğuk su dökmenin kan dolaşımını hızlandırıp sıcak sudan dolayı genleşmiş olan damarların içindeki kanın aktivasyonunu artırarak tansiyon düşüklüğünü önlediğini ve savunma mekanizmasını güçlendirdiğini…
• Kesintisiz uyunan uzun gece uykularının, damarlarda vazodilatasyona neden olduğunu, uyku ortalarında kalkıp el yüz yıkamak (ör: abdest almak) az yorucu egzersizler yapmanın (ör: teheccüd namazı) vazodila tasyonu engellediğini ve daha zinde kalkılabileceğini…
• Bütün bunların, 1600 sene evvel Peygamberimiz (sav) in yaptığı ve ümmeti için de tavsiye ettiği sünnet-i seniyyeler olduğunu...
BİLİYOR MUYDUNUZ ?
"iYi DOSTU OLANIN AYNAYA iHTiYACI YOKTUR". Mevlâna Celâleddin-i Rûmî
Avustralyalı bir gencin Müslüman olma hikayesi
15/4/2009 · Kategori: Hayata dair
İlginç İnsan!
27/3/2009 · Kategori: Hayata dair
İnsan eğer ki 10 lira sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10
lira ile mağazadan bir şey almaya gitse alacak birşey bulamaz...
İlginç, insan 10 dk. zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya
maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir...
İlginç, bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında
hutbenin bir kaç dk. uzaması hiç de hoşuna gitmez...
İlginç, insan duyduğu dedikoduya hemen inanır ve kabullenir ama kesin doğru
olduğunu bildiği birşeyi inat ederek hemen kabullenmez...
İlginç,insan modayı her an takip eder ama Peygamberimiz (s.a.v) sünnetini
moda gibi bilmez veya bilsede uygulamaz...
İlginç,insan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için
zaman geçmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun için çabucak geçer...
İlginç,insan namaz kılarken,ibadet esnasında dünyevi konuları düşünmeyi
sever ama normalde İslamiyeti düşünmekten kaçınır...
İlginç,insana bir sureyi veya surenin anlamını okumak zor gelir ama bir romanı okumak onun için kolaydır...
İlginç, insan konserde ilk sıralarda olmak için çaba sarfeder ama camide ilk
sıralarda olmak için çaba sarfetmez. Aksine namazın sonunda hemen çıkıp
gideyim diye son sıralarda olmak ister...
İlginç, bir ayet yada hadis ezberlemek insanın zoruna gider ama müzik listesi top 10 da olan şarkıların hepsini ezbere bilir...
İlginç,insan ajandasında bir İslami toplantı için zaman bulamaz ama dünyalık
işler için çok zaman bulur.
İlginç,insan İslami konuları dinlemeyi ve anlatmayı zor bulur ama dedikoduları dinlemeyi ve anlatmayı çok sever...
İlginç, insan CENNET e gitmeyi ister ama hiçbir şey yapmadan... *
*İlginç, insan hergün birilerinin ölüm haberini alır, ama yine de kendisinin de bir gun ölecegini düsünmez... *
*İlginç, insan hergün bir gün çürüyecek vücudunu daha formda tutmak icin
yediklerine dikkat eder, cildine bakim yaptirir ama asla çürümeyen ruhu ve
kurtuluşu için hiç dikkat etmez...
Hayatla Tabir Edilen Rüya
25/7/2007 · Kategori: Hayata dair
“Hayat hep böyle” diye düşündü Nilüfer. “Ancak hayallerde, hatıralarda geri dönebiliyorsun ayrıldığın limanlara.” Yahya Kemal ne güzelde anlatmıştı Sessiz Gemi’de:
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden
Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden.
Evet, giden bir daha dönmüyordu. Giden gün bir daha geri gelmiyordu. Hayat bir yolculuktu, geriye dönülmeyen. Bütün bunlar suyun köpürüp denizi şeffaflaştırdığı gibi Nilüfer'in hatıralarını da şeffaflaştırdı.
Çocuktu, genç olmuştu, şimdi ise orta yaşlı denen kategorideydi. Neler yaşamıştı neler. Her yılından binler kitap çıkacak kadar çok şeyler. Ve ne çok limana uğrayıp ayrılmıştı.
Erguvanların açıp, bahara göz kırptığı, insanları dışarıya davet ettiği bu günlerde bir davet daha vardı şehirde. Her yerde afişler asılıydı. Gazetelerde ilânlar.. Evet, nisan ayının son haftası Kutlu Doğum Haftası olarak kutlanıyordu; bir hafta yetmiyordu. İnsanlar neredeyse ayın tamamını Kutlu Doğum Ayı olarak kutluyorlardı. Her yerde programlar yapılıyor, Peygambere (s.a.v.) dair çok şeyler konuşuluyor, insanlar coşuyor, ağlıyor, hatırlıyordu o Kutlu Misafiri (s.a.v.)
Bütün bunlar hayatımızın bir rengi gibiydi. Renkten öte geçiyor muydu peki? Bu soruyu “bilmiyorum” diye yanıtladı Nilüfer. Hayatta bir şeyi değiştirmek zordu. Değiştirmek için çok ihtiyaç hissetmek ve cehd göstermek gerekiyordu. Bütün bu programlarla insanlar yapmaları gerekeni hatırlıyorlardı. Ama ne hazindir; dünyanın çağrısı daha kuvvetli ve cazipti. Bir ayda hatırlanan, hemen o cazibenin arkasından kayboluyordu. Hatırlamak önemliydi; hem hayatımıza yön verenleri, hem de yaşadıklarımızı. Kendimize çeki düzen vermemize katkısı vardı tabii.
Nilüfer vapur limandan uzaklaştıkça, çocukluk yıllarına daha bir yakınlaştı hafızasında. Yıllar önceydi. Herhalde ortaokula gittiği yıllardı. Evinden uzaklarda, yatılı bir okulda okuyordu. Kalabalık içinde nasıl yalnız kalınır, yalnızlık nasıl insanı boğar, bunu öğrendiği yıllardı. Bir rüya görmüştü. Rüyasında, okuduğu okulun kantininde bir masa vardı. Masanın üzerinde belli ki çok garip şeyler yapılmıştı. Masa, kandan ve kesik izlerinden çürümeye yüz tutmuştu. Orada birisi Nilüfer’e “Burada Peygamber’i (s.a.v.) katlettiler, bizi de katlederler mi acaba?” deyince Nilüfer, sapsarı kesilmişti. Korkudan kaçmıştı oradan. Kaçarken bir kuyuya düşmüştü. Dehşet içindeyken birden dehşeti, ünsiyete dönüşmüştü. Kuyunun içi aydınlıktı. Bir göl gibiydi. Öyle bir göl ki etrafında kırmızı, pembe, mor cam güzelleri vardı. Salkım söğütler gölde kendilerini seyredercesine eğilmişlerdi göle. Nilüfer şaşırdı şaşırmasına, ama çok da sevindi. Yüzüyor ve kendini çok emin hissediyordu. Uyandığında, rüyaya bir anlam veremedi. Kimseye de söyleyemedi, lâkin unutmadı da.
Nilüfer hafızasında yaptığı yolculuktan tekrar şimdiye dönünce “Ne garip, rüyayı hayatım tabir etti” diye düşündü. O yıllarda Rasulullah (s.a.v.) kim, bilmiyordu tam olarak. Sadece annesinin bir şeye başlarken “Yâ Allah! Ya Muhammed! Yâ Ali!” deyişinden dolayı biliyordu Muhammed ismini. Sadece Peygamber olduğunu, daha fazlası değil. O’nun (s.a.v.) âlemlere rahmet olduğunu, o rahmetin kendine de değeceğinden, yağdığından haberi yoktu henüz.
Evet, orada, o masada katledilen Rasullullah değildi elbette, ama O’nun (s.a.v.) sünneti, bize yol göstericiliğiydi. Hayatımızdan sinsice çıkarılışı bizim hayatlarımızın hayatının kesintiye uğratılmasıydı.
Kuyu ise zahirde kuyuydu ve Nilüfer’in o küçük yaşında dinin emrine girişin hapse giriş zannedilişini remzediyordu. Zahiren anne ve babasından uzaklaşmanın, toplumda ayıplanmanın, garip görülmenin, ikinci sınıf vatandaş sayılmanın karanlık kuyusuna dalmış gibiydi. Ama o “kuyu”da öyle bir nur bulmuştu ki, bütün karanlıklarına galip gelmişti, dünyası nurlanmıştı.
Allah Resulü’nün sünnetini bulmuş, getirdiği Kur’ân’a yol bulup oradan Rabbine ulaşmıştı. Bütün bu hayat serüveni ne acayipti ve ne güzeldi. Sanki bir rahmet bulutu, Nilüfer’i kanatlarının altına almış, sonsuzluğa açılan bir yolda Rabbinin huzuruna taşımıştı.
Evet, Rasulullah (s.a.v.) hem âlemlere rahmetti, hem de rauf ve rahimdi. Gönderen, onu öyle tarif ediyordu. Nilüfer'in gözleri doldu, ağlıyordu; hem de Rasulullah'a sesleniyordu içinden: “Yâ Rasulallah, şimdi tüm hayatım için şükür hisleriyle doluyum. Seni bana tanıtan, Seni “âlemlere rahmet” olarak yağdıran, o rahmeti bana da ulaştıran Rabbime şükrediyorum. Senin getirdiğin hükümlerle yaşamaya çalışıyorum. Ama ne yaman bir çelişki ki; senin sünnetinle yaşamaya çalışanlar garip bu dünyada. Senin de söylediğin gibi “Bu din garip geldi, garip devam edecek ve garip olarak gidecek.”
Sana uyduklarını söyleyenlerin yanında bile garip kaldık zaman zaman. Dünya çok kirlendi. Senin nuruna muhtaç. Yol göstericiliğine, müjdene muhtaç. Yâ Rasulallah öyle muhtacız ki sana. Ümmetin paramparça, senin birleştiriciliğine muhtaç. Senin getirdiğin ve söylediğin “Müminler ancak kardeştirler” âyetinin hükmüne muhtacız. Birbirimizi kardeş görmekten öyle uzaklaştık ve uzaklaştırıldık ki!
Bir seslensen yetecek sanki: “Ey Müminler! Toparlanın, toparlanın ki çiğnetmeyin sünnetimi, getirdiğim hükümleri, hakikatleri.” Aslında sesleniyorsun, Kur’ân elimizde. Sünnetlerini yarım yamalak da olsa biliyoruz. Ama ne çare ki bilmek yetmiyor. Yaşamak, bildiğimizle hallenmek, halimizi ihlasla devam ettirmek gerekiyor.
Himmetini istiyoruz yâ Rasulallah! Duanı talep ediyoruz, tâ ki paramparça olmuş dünyamız bir düzen bulsun, ruhumuza sekine insin. Senin sünnetini yaşayalım. Seninle yaşayalım. Ta ki sana benzeyelim ve felâh bulalım. Her muhtaç gibi, bende sesleniyorum sana: “Yetiş yâ Rasullallah!” “Himmet et yâ Habiballah!” “Sözümüzü, özümüzü Hakka eriştirelim seninle yâ Eminevahyillah.”
Vapur limana ulaşmıştı. Nilüfer sessiz dualarına “amin” deyip, gözlerini sildi. Vapurdan indi. Sekine inen ruhuyla birlikte, evinin yolunu tuttu. Dualar ona doğruydu. Yollar ona akıyordu. Hayat O’nun (a.s.m) yol göstericiliğiyle anlam buluyordu. Nilüfer bu hakikati hücrelerinde hissediyordu.
Durup sığınmak için ve kendilerini toparlamaya ihtiyacı duyan ka
9/6/2007 · Kategori: Hayata dair
Tanınmış gezgin Thomas Cook bir araştırma gezisi sırasında Mas Okyanusu’nun ıssız bir yerinde çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle hayatlarına son veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken çaresizlikten ölüme teslim oluyorlardı. Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgedeki balıkçılar da yıllardır şahit olmuşlardı. Kuş bilimcileriyse araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar, fakat onların birbirleri peşi sıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının sebebini bir türlü çözemiyorlardı.
Gerçek geçtiğimiz yüzyıllın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu ada bir deprem sonunda okyanusa gömülmüştü, insanların, yok olduğunun bile farkına varamadıkları ada, göç yollarının ortasında kuşlar için vazgeçilmez “dinlenme” durağıydı. Kuşlar ilahi bir ilhamla adanın yerini bilmekteydiler ve yıpratıcı, uzun yolculuklarının arasında biraz dinlenip toparlanabilmek için okyanusun ortasındaki adaya geliyorlardı ama… Olması gereken yerde adayı bulamayınca yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı. Söz “kendini toparlamaktan açılmışken soralım: Sizin hiç “kendinizi toparlayacağınız” bir adanız oldu mu? Hayatın uzun “göç yolları”nda acaba sizde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabil dinimiz mi?
Ve ikinci bir soru; Durup sığınmak için ve kendilerini toparlamaya ihtiyacı duyan kaç dostunuz için bir adasınız?
NE KADAR ÇOK AZ YAŞIYORUZ?..!
8/6/2007 · Kategori: Hayata dair
NE KADAR ÇOK AZ YAŞIYORUZ?..!
İnsana ilk olarak verilmiş olan hak elbette yaşama hakkıdır.
ALLAH tarafından bizlere lütfedilen bu hak, insan için; bu dünya hayatında yaşadıkça değer taşıyor. Bizleri, değerli kılmaya vesile oluyor. Tabi bu herkes için geçerli olmuyor, peki değerli kılınmanın ölçüleri nelerdir? Sorunun cevabına geçmeden önce isterseniz neden hayatın, bazı insanlar için önem taşıyamayışından başlayalım. Çünkü çok arayışlar içerisindeyken aranan şey bulunamıyor.
Mesela sevgi ve şefkat duygularını, hislerini ön plana koyan, bizim için yaşanan neticeleri bir kenara bırakıp, bu tür duyguları televizyon veya şarkılarda arayışımız.
Bir anne’nin kucağındaki çocuğu ile sokakta gezerken, biz karşı kaldırımda o çocuğu gözlüyor olsak; canlı hisler, duygularla ve o çocuğu yaratan ALLAH’I bilerek, tanıyarak; sevgi ve şefkat hislerimiz gerçekliğine kavuşur, gerçek hislerdir işte bu; değerli kılınmanın ölçüleri.
Gözlemleme yeteneğimizi sahte dünyalara yönlendirirsek, duygularımızda sahteleşir.
Hakeza âlemimizde gelişen olup biten olaylar dahi olsa, üzücü veya kırıcı. İnsan bazen böyle durumlarda; hayatını yaşıyor sandığı anlarda aslında hiçbir şey yaşamıyor.
--Yeni Irmak--
4 T Formülü
8/5/2007 · Kategori: Hayata dair
Yaşadığınız toplumsal dokuda var olabilmeniz ve kendinizi ifade edebilmeniz için yapmanız gereken bazı şeyler vardır. Bu toplumsal dokuda bir hücre gibi yaşarsınız ve hayata reaksiyon verirsiniz. Bu reaksiyon hızınız ne kadar sosyal bir insan olduğunuzla da alakalı bir şeydir. Sizden beklenen şey sosyal fonksiyonlarınızı yaşadığınız süre içerisinde tüm yeteneklerinizle ve çeşitli disiplinlerle sunmaya çalışmaktır. Bunun ise dört farklı kategorisi vardır. Telkinat, telifat, tedrisat ve teşkilat... 1-Telkinat: Doğumdan hemen sonra kulağınıza ezan okunmasıyla başlar. Annenizin, babanızın, yakınlarınızın size söz tavır ve bakışlarıyla sürer. Dostlarınızın size söylediklerinde telkinat vardır. Peygamberlerin tebliğleri telkinattan kopuk değildir. Onlar İlahi kelamları sıradan insanların anlayacağı basitlikte en gaddar insanın anlayacağı yumuşaklıkta sabırla ve güzelce söylemişlerdir. Dahası onca çabalara rağmen çok az insan onlara inanmıştır. Hayatın herbir alanını kuşatmış ben daha inandırıcıyım dercesine yarış halindedir. Ama içine Haktan farklı şeyler konduğunda toplumlarda narkoz etkisi yapar. Ve kitleler anlamsız içi boş kavramlarla esir alınır. Nihayetinde mezara inmiş taze bir ölüye imamın son yaptığı şeydir telkinat. 2-Telifat: Basın, yayın, kitap, dergi. Çok önemli konudur. Bir davanın mutlak anlamda hayat denilen serüveni kurgulayan tasarlayan bir ana kaynağı vardır. Dahası bunu gerçek hayatta yaşayan ispatlayan birine her zaman ihtiyaç vardır. Beyin denilen şey bir organizmanın dışarıdan beslenmesi gibi her zaman düşünsel olarak doyurulmaya ihtiyacı vardır. Bunun için okumak gerekir. Onu her gün beslemek üzerine bir şeyler koymak en az fizyolojik ihtiyaçlarımız kadar önemlidir. Şayet siz okuyarak zihinsel donanımınızı yapmazsanız beyin dışarıda gördüğü ikinci sınıf önyargıları kendi veri tabanına yerleştirir ve işlemlerini bu veriler üzerinden yapmaya başlar. Ne okunacağına gelince bu konuda şunu okuyun bunu okuyun deme durumunda değilim. Ama okuma özürlü bir toplumda kendi dünya görüşünü yansıtan günlük bir gazete haftalık bir dergi iki haftada bir kitap neden olmasın? Artık okumamak gibi bir tercihimizin olmadığı gibi neleri okuyacağımızda aslında kestirilemeyecek bir konu değildir. 3-Tedrisat: Eğitim demektir. İnandığınız telkin ettiğinizin şeyin okulunu okuyacaksınız. Yani bir nevi mektepli olacaksınız. Sadece okul bitirmek yetmez. Hayat sizi eğitmeye devam edecek ve bu eğitime kılavuzluk etmek gibi bir sorumluluğunuzda olmalı. Yoksa düşünürün dediği gibi üniversitede okuduklarıyla yetinenler mürebbiyeleriyle konuşan çocuklara benzerler. 4-Teşkilat: Taşrada, ulusal çapta ve uluslararası boyutta teşkilatlanacaksınız. Yoksa yukarıdaki kuleyi bir çırpıda yıktınız demektir. Bu örgütlenme sendikal anlamda, siyasi anlamda, ekonomik kurumlar anlamında kültürel oluşumlarda organize olma anlamında çok önemlidir. Benim değinmek istediğim siyasi anlamda örgütlenmek. Siyasi anlamda sağlıklı bir örgütlenme geleneğine sahip olmayan bir toplum kendi korkuları ve boş bıraktığı siyasi umursamazlık alanlarında başkalarına iktidar yaratır. Bu da kısır bir siyasi çekişmeyi ve erdemsiz siyaseti tetikler. En kötü teşkilatlanma en iyi teşkilatlanamamış kitlelerden daha iyidir kanımca. Bu kitlelerin sadakati yoktur ve hep bir rüzgâr beklerler. Tüm bunları kovalarken insanlardan beklenen kararlı, sabırlı olmaları ve bu basamaklardan geçerken kısa vadeli hesap peşinde koşmamalarıdır. Hesapları 5-7 nesil sonraki torunlarımız üzerine belki daha uzun soluklu yapabilmeliyiz. Sevdiğim laflar: Bir insanı kaybetmeyi göze alacak kadar sevmek, ondan nefret etmekten daha kötüdür.
Kaynak : http://www.cemredergisi.com/site/articles.php?cat_id=24
Pazar Sabahı Savaşları
13/4/2007 · Kategori: Hayata dair
Pazar tüm ailenin şöyle bir araya geldiği bir gün. Okullar kapalıdır. Çoğu işyerleri de öyle. Kimi evlerde evin çocukları yalnızca pazar günü babaları ile birlikte oluyorlardır belki de. Anne de çalışıyorsa buna anneyi de katmamız gerek.
Pazar günü bütün aile bireylerinin bir masa etrafında toplanıp kahvaltı ettiği biricik gün. Acaba, kaç aile pazar hariç sabah kahvaltısını evde yapıyor?
Pazar kendimize vakit ayırdığımız en önemli gün, kendimizle başbaşa kalabileceğimiz hayatı başka bir açıdan yaşayabileceğimiz nadide bir gün, beri yandan ailelerin ençok kavga ettikleri gün de pazar günü. Bunun nedeni herkes evde de ondan denilebilir. Ancak bu bir çelişkidir. Hem aile pazarı dört gözle beklerken, bir araya gelip birlikte hayatı bir gün bile olsa yaşamayı hayal ederken kavga edilir? Sonra bir araya sıkça gelmek, bir zamanı paylaşmak kavga sebebi ise aradaki ilişki de ciddi şekilde sorgulanmalı değil mi?
Pazar günü günler içinde seçkin bir yere sahip. Gelmesi dört gözle bekleniyor, doğru. Beri yanda pazar günü insanların en huzursuz günü. İnsanların canı en çok pazar günü sıkılıyor. Pazar günü insanların yataktan en yorgun kalktıkları gün. İnsanların en çok baş ağrısı çektiği gün yine pazar günü. Pazar en umutla beklenilen, umutların gerçekleştirileceği gün olarak hayal edilirken, nasıl olupta birdenbire en mutsuz yaşanılan gün oluverip çıkıyor?
Aslında sorun oldukça basit. Bereketli bir gün en bereketsiz gün olacak şekilde yaşanıyor. Hayatın bereketi, hayatı ve kainatı yaratan Yaratıcının belirlediği irade ettiği ritimde yaşamakta saklı. Pazar günü saat 10’da kalkan bir aile düşünelim. Güneşten 3 saat sonra hayata başlıyor bu aile. O zamana dek gezegende binlerce varlık çoktan hayatın içine dalmış bir durumda. Hayatın ritmi de güneşin ritminde saklı. Güneşe gözlerimizi kapatarak yaşadığımız 3 saat sonrası hayatı yakalamak zor.
Pazar günü yaşanılan mutsuzluğun, gerginliğin, huzursuzluğun, baş ağrılarının, bedende hissedilen yorgunluğun, başın sepet gibi olmasının, evdeki kavgaların. İsteksizliğin, çocukların baba bizi dışarı götür diye tutturmasına rağmen babanın kolunu kıpırdatacak gücü bulamamasının ve isteksizliğinin, ardından da koltuğa yapışıp kalıp her akşam gibi yine TV seyretmesinin yegane sebebi sabah geç kalkması.
Uykuyla ilgili çok sayıda yapılan bilimsel çalışmalarda varılan en önemli sonuç şu: Uyku zamanı, güneşin ritmine göre ayarlanmalı. Beyin güneş doğmadan önce çalışmaya hazır halde olmalı. Yani beyni kullanan kişi uyanmış olmalı. Uyku bedenin ve özellikle beynin dinlenebileceği zaman. Fazla uyumakla dinlenme arasında ise hiç bir ilişki yok. Yani pazar günleri ‘şöyle iyi bir uyku çekelim ve dinlenelim’ ifadesi kesin bir kendini aldatmaca. Çağdaş yaşamın bize sunduğu büyük bir hile, yalancılık, içimde bir his çağdaş yaşam bizi uyutuyor diyor.
En sağlıklı uyku güneş doğmadan önce uyanmakla elde edilebiliryor. Güneş doğduktan sonra uyunulan her bir uyku saati dinlenmek yerine yorgunluk, halsizlik. Hatta psikolojik olarak depresif bir ruh hali. Çökkünlük. İsteksizlik getiriyor.
Uyku laboratuvarlarında yapılan çalışmalarda, güneş doğumundan sonraya sarkan uykunun "REM" denilen bir dönemi uzamış görünüyor. Bu da ‘beyin ödemi’ denilen bir durumun ortaya çıkmasına vesile oluyor. Beyin hücreleri arasında sıvı birikimi oluyor. Yani beyin şişiyor ve genişliyor. Bu ise hücrelerin normal işleyişine mani oluyor. Beynin kimyasal işleyişi bozuluyor. Bu yüzden insanlar pazar veya başka bir gün, gün doğumundan sonra uyandıklarında baş ağrısı, yorgunluk, isteksizlik gibi belirtiler yaşıyorlar. Bu ise tam olarak depresyona uyuyor. Yani pazar günü insanlar dinleneceğim beklentisiyle çağdaş yaşamın oyununa gelerek geç kalkıyorlar ve depresyona giriyorlar. Bu çok önemli bir çelişki. Çökkün ve gergin bir ruh hali içinde geçirilen pazar günü tam bir felakete dönüşüyor. Gerginlikle aile bireyleri birbirlerine daha agresif, tahammülsüz oluyorlar. İşte pazar günü kavgalarının nedeni aile bireylerinin evde olması değil, güneşten sonra uyanmak ve güne bereketsiz başlamak.
Pazartesi günü insanların işe, okula gitmek istemediğini bilirsiniz. Hatta ‘pazartesi sendromu’ deniyor buna. Bunun sebebi pazartesi gününün işe, okula başlama günü olmasından değil. Pazar günü insanların güneşten sonra hayata başlamaları, pazar günü insanların güneşten sonra hayata başlamaları, pazar gününü depresyonla geçirmeleri, bunun pazartesiye sarkması. Artık ben ‘pazartesi sendromu’ ifadesi yerine ‘pazar sendromu’ ifadesini kullanıyorum.
Hayatı yaşamak bir sanat. Bazen ufak bir nokta büyük şeylere maloluyor. Ne zaman uykudan uyanacağımızı bilememek hayatı zehir edebiliyor. Verimli geçebilecek bir günü depresyonda yaşamamıza yol açabiliyor.
Hayatı nasıl yaşayacağımız konusunda önümüze çeşitli tercihler sunulur. Önümüzde nereye gittikleri anlaşılmayan sayısız yollar var. Her yol ise bir tercihi gerektiriyor. Tercihleri ikiye indirgemek mümkün. Ya Yaratıcının istediği tarzda yaşayacağız yada nefsimizin istediği tarzda. Kâinatın, içindekilerinin ve bedenimizin yaratıcısı birlik ve ahenk güderek yaratıyor. Ve bizden yapmamızı istediği şeyleri bu ahengi gözeterek istiyor. Bedenimizin çalışma prensipleri ile kainatın çalışma prensiplerini Yaratıcı bilebilir. Yaratıcının istek ve arzularını ise en iyi anlayan ve uygulayan Hz. Peygamber (s.a.v.) olmuştur. O ahenkli yaşamış, en doğru yaşamıştır.
Bir gün bile Hz.Peygamberin güneşten sonra uyandığını sanmıyorum. Bir gün bile doğumundan önce uyanıp güneş iyice doğmadan tekrar Hz.Peygamberin uykuya yattığını sanmıyorum. O’nun bir gün bile gün doğumunun seyrini kaçırdığını hiç sanmıyorum. Ve O’nun gün doğumuna bir gün bile Rabbi adına bakma dışında tefekkür ettiğini hiç sanmıyorum.
O hayatı gerçekten yaşıyordu. Çünkü Rabbinin istek ve emirlerine tam uyuyordu. Yaşadığı hayat kainatla kainatın düzeni ve ritmiyle, bedeniyle ve bedeninin düzen ve ritmiyle tam tamına uyuyordu. Hayatımıza katacağımız O’nun tek bir sünneti hayatımızı aydınlatabilir. O’nun herbir sünneti hayatımıza anlam katar. Nefsimizin önümüze koyduğu kof ve yalan isteklerden yakamızı sıyırıp hayatı bize kolaylaştırır. Pazar günü geç kalkmak gibi. Bu davranış nefsimizin hoşuna gidiyor. Sanki bedenin lehine imiş gibi hissettiriyor nefis. Hz.Peygamberin (s.a.v.) sünneti ile gün doğamadan kalkmak ve yatmak ise hayatımıza anlam katıyor.
Yarın hayata kim önce başlayacak? Akılsız ve şuursuz güneş mi? Akıllı ve şuurlu olduğumuz halde zaman zaman aklımızı kullanmakta zorlanan bizler mi?
Yarın önemli bir sınama günü.
Geç kalkmayın, hayata geç kalmayın.
Mustafa ULUSOY
ÇOCUK VE YALAN
5/4/2007 · Kategori: Hayata dair
Yalan masum değildir, ama çocuk dünyadaki en masum varlıktır. Ve o minik ağzına yalan asla yakışmaz. Ama ne yazık ki, çocuklar yalan söylüyor, yalan yere yemin ediyor.
Peki bu çocuklar yalana nereden alışıyor? Pek çoğumuzun cevabının 'sokak' olduğunu duyar gibiyim. Ama bence bu, yanlış bir tespit. Çünkü çocuk için ilk eğitim aldığı yer aile ortamıdır. Aslında çocuk yalana öncelikle evdeki ortamdan alışmaktadır.
O, çok masum bulduğumuz, kimseye zararı dokunmadığını düşündüğümüz o küçücük yalanlar var ya...
1-)"Sana seve seve yardıma gelirdim ama evde çok işim var!" ya da bir ihtiyacını isteyen komşunuza 2-)"Valla, yok komşum olsa vermez miyim?" demek gibi...
Çocuğunuz yalan söylediğinizi görürse ne yapmasını beklersiniz? Size anlayış göstermesini umabilirmisiniz? Hayır, çocuk sizin yalanınızı yakalamıştır ve size olan güvenini kaybetmiştir. Hem bundan sonra size inanmayacak, hem de annem-babam da yalan söylüyor demek ki yalan kötü bir şey değilmiş diyerek yalanı olağan bir davranış olarak görecektir.
Çocuklarımızı öğrenme yeteneğinin aslı taklitçilik esasına dayanır.
Onlar bizden ne görürlerse onu takit ederler.Bizim onlara ya da başkalarına söylediğimiz yalanlar, onların da yalana yalana alışmalarında etkili olacaktır.
Peygamber efendimizinde belirttiği gibi;
Münafıklığın alameti üçtür;
- Yalan söylemek
- Emanete ihanet
- Ve sözünde durmamak
Siz bu hususlara ne kadar dikkat ederseniz çocuğunuz da sizden öyle görür ve tatbik eder.
Bildiğiniz gibi ağaç yaş iken eğilir. çocuğumuzu aile ortamında ne kadar güzel terbiye edersek, cocuğumuzun dış etkenlerden etkilenip bozulması o kadar zor olur. tıpkı sağlam temelli bir bina gibi...
« Önceki ::
Son Yazılarım
- DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ
- İhtiyarlar evin bereket direğidir
- Otuz Üçüncü Söz Dersleri - 6
- Bir masumu öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir.
- Çoban Ağacı
- Yirmi sekizinci mektup,birinci risale olan birinci mesele
- İsm-i Âzam Dersleri - İsm-i Ferd
- Said Bir Gözle Kuşlar
- En kârlı ticaret
- Merak, Hastalığı İkileştirir
- Sabır Üçtür
- Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar "Bismillâ
- Çekilip Nur-u Hidayet
- Bütün kâinatın hâlıkı kim ?
- BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ ?
- Dikkat edilse,
- Ne söylerler ne bir haber verirler..
- Avustralyalı bir gencin Müslüman olma hikayesi
- Şu kainata nazar-ı hikmetle bakılsa,
- O NUR OLMASA İDİ..?
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- canmuhammed
- ahsennur
- yavuz999
- sukretmiyoruz
- rindiseyda
- dostlukrehberi
- rumuzsehadet
- 1984nilufer
- islamitanimak
- neslinursema1
- hafsa
- anadoluhaber
- annelerimiz
- medreseizehra
- islamisiteler
- islambirligi
- ipekkozasi
- ahavi
- ezan
- medinepazari23
- delaledilemin
- nurtalebesiolabilsem
- ustadbediuzzaman
- sakaryanur
- nuralemi
- ormandibi
- bulaniksu
- keremcem06
- aisha88
- icimdekiezansesi
- nuruaynim
- mevlana1
Tavsiye Siteler
» Sorularla İslamiyet
» Nur Penceresi
» Risale-i Nur
» Zübeyir Gündüzalp
» Dost Tv
» Risale Haber
» Risale Ara

