İkinci Şuâ-Kur'ân'ın câmiiyet-i hârikulâdesi.Şu Şuânın,

2008-09-23 12:27:00

İkinci Şuâ Kur'ân'ın câmiiyet-i hârikulâdesidir. Şu Şuânın, Beş Lem'ası var.  Birinci Lem'a: Lâfzındaki câmiiyettir.Elbette, evvelki Sözlerde, hem bu Sözde zikrolunan âyetlerden şu câmiiyet âşikâre görünüyor.Evet,    olan hadîsin işaret ettiği gibi, elfâz-ı Kur'âniye öyle bir tarzda vaz' edilmiş ki, herbir kelâmın, hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bâzan bir sükûnun çok vücûhu bulunuyor, herbir muhatabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir. • Meselâ,   yani "Dağları zemininize kazık ve direk yaptım" bir kelâmdır.Bir âmînin şu kelâmdan hissesi: Zâhiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menâfiini ve nimetlerini düşünür, Halıkına şükreder.Bir şâirin bu kelâmdan hissesi: Zemin bir taban; ve kubbe-i semâ, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır; ufkî bir daire sûretinde ve semânın etekleri başında görünen dağları o çadırın kazıkları misâlinde tahayyül eder, Sâni-i Zülcelâline hayretkârâne perestiş eder.Haymenîşin bir edibin bu kelâmdan nasîbi: Zeminin yüzünü bir çöl ve sahrâ, dağların silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevî çadırları gibi, güyâ tabaka-i turâbiye yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde-i turâbiyeyi yukarıya kaldırmış, birbirine bakar pekçok muhtelif mahlûkatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük, azametli mahlûkları böyle yeryüzünde çadırlar misillü kolayc... Devamı

Dua Ufku-1-

2008-09-15 11:56:00

                                                                                                Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a kainatın zerreleri adedince hamd ü sena, kulları içinden seçip zirve payelerle şereflendirdiği en doğru sözlü ve en güvenilir elçisi Hazreti Muhammed’e, tertemiz, pırıl pırıl hane halkına, mükerrem ashabına ve kıyamete kadar gelip geçecek insanlar içerisinde ihsan şuuruyla onlara ittiba edenlere de sonsuz salât ü selam olsun!Rabbimiz! Sen’in fikr ü zikrinden uzaklaştıracak ne kadar meşguliyet varsa onların hepsinden bizi uzak tut.. bu acz ü fakr içindeki kullarını hiçkimseye muhtaç olmayacağımız, başka hiçbir kapının önünde el açmak sefaletine düşmeyeceğimiz ölçüde fevkaladeden lütuflarınla zenginleştir; zenginleştir Ya Rab, zira hakîkî veren yalnız Sen’sin, biz ise Sen’in kapının önünde bir “nigâh-ı âşina” bekleyip duran kapıkullarıyız.Rabbimiz! Sinelerimize inşirah salmanı, yolumuzu, peygamberan-ı izamın, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yolu eylemini istirham ediyoruz. Sen her şeye gücü yeten, her istediğini gerçekleştiren ve yakarışlara mukabelede bulunmak şanına çok yakışan yegane Zat’sın; ne olur, bizim dualarımıza da icabet eyle ve sağımızdan-solumuzdan, önümüzden-arkamızdan, ü... Devamı

Yirmi Beşinci Söz

2008-09-15 11:50:00

Yirmi Beşinci SözMu'cizât-ı Kur'âniye RisâlesiElde Kur'ân gibi bir mu'cize-i bâkî varken, başka bürhan aramak aklıma zâid görünür.Elde Kur'ân gibi bir bürhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?İhtar [Şu Sözün başında Beş Şûleyi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şûlenin âhirlerinde eski hurufâtla tâb etmek için gayet sür'atle yazmaya mecbur olduk. Hattâ bâzı gün yirmi otuz sayfayı iki üç saat içinde yazıyorduk. Onun için Üç Şûleyi ihtisâren, icmâlen yazarak İki Şûleyi de şimdilik terk ettik. Bana âit kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve hatâlara nazar-ı insaf ve müsâmaha ile bakmalarını ihvanlarımızdan bekleriz.]Bu Mu'cizât-ı Kur'âniye Risâlesindeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medâr-ı tenkit olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şüphelerine mâruz olmuş âyetlerdir. İşte bu Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyân etmiş ki, ehl-i ilhad ve fennin kusur zannettikleri noktalar i'câzın lemeâtı ve belâgat-ı Kur'âniyenin kemâlâtının menşe'leri olduğu, ilmî kaideleriyle ispat edilmiş. Bulantı vermemek için onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı katî verilmiş. gibi, yalnız Yirminci Sözün Birinci Makamında, üç dört âyette şüpheleri söylenmiş.Hem bu Mu'cizât-ı Kur'âniye Risâlesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm-i belâgat ve ulûm-u Arabiye noktasında, âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bi... Devamı

Ramazan Risalesi

2008-09-04 13:00:00

İkinci Risale olan İkinci KısımRamazan RisalesiRamazan-ı Şerife dairdirBirinci Kısmın âhirinde şeâir-i İslâmiyeden bir nebze bahsedildiğinden, şeâirin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan-ı Şerife dair olan bu İkinci Kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir.Bu İkinci Kısım, Ramazan-ı Şerifin pek çok hikmetlerinden dokuz hikmeti beyan eden Dokuz Nüktedir.   BİRİNCİ NÜKTERamazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır.İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.Cenâb-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde hâlk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada   bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemâl-i Rububiyetini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor.Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelinin ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmâniyete karşı, vüs'atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?İKİNCİ NÜKTERamazan-ı Mübareğin savmı, Cenâb-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hi... Devamı

Cezayir'den gelen mektupta müjdeli haberler var

2008-08-25 18:31:00

 Cezayir'den gelen mektupta müjdeli haberler var Cezayir'de iman ve Kur'an hakikatlerini muhtaç gönüllere ulaştırma hizmetlerine her geçen gün yenileri ekleniyor. Dünyanın dört bir yanındaki Nur hizmetlerinden bir halkasına dair şu müjdeli mektubu büyük bir heyecan ve sürur hissederek okuyacaksınız....Devamını okumak için tıklayın* Bu haber Risale-i Nur Araştırma Merkezi tarafından hazırlanmıştır. Kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir Devamı

SALAVAT

2008-08-09 20:03:00

Resul-u Ekram (S.a.S) 'e bir sahabi; 'bütün salavatımı senin için kılıyorum’ deyince, "Bu senin hem dünya, hem de ahiret ile ilgili işlerin için kâfidir” buyurmuştur. " Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed "Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (S.a.S)'e çokça salavat getirelim.Şüphesizki ALLAH (c.c) onu istediği makama çıkarmıştır.Peygamber efendimiz'e (S.a.S) salavat bizler için bir zırhtır.O zırhı giyinelim.Bu asrın bid'alarına,çokça salavat getirerek ve Peygamber efendimiz (S.a.S)'in sünnetine uyarak karşı koyabiliriz.ALLAH(c.c)'ın selamı başta resul-u ekrem (S.a.S) efendimize ve bütün inanlara olsun. Devamı

Yedinci Nükteli İşaret -Mektubat | On Dokuzuncu Mektup |

2008-08-05 19:07:00

Yedinci Nükteli İşaret Mu'cizât-ı Nebeviyenin bereket-i taam hususunda olan kısmından birkaç kati ve mânen mütevatir misaline işaret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münasiptir.Mukaddime:Şu gelecek bereketli mu'cizât misalleri, herbiri müteaddit tarikle, hattâ bazıları on altı tarikle sahih bir surette nakledilmiş. Ekserisi bir cemaat-i kesire huzurunda vuku bulmuş; o cemaat içinde muteber ve sadık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ, "Sâ' denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar" naklediyor. O yetmiş adam onun sözünü işitiyor, tekzip etmiyor. Demek sükûtla tasdik ediyorlar. Halbuki, o asr-ı sıdk ve hakikatte ve o hakperest ve ciddî ve doğru adam olan Sahabeler, zerre miktar yalanı görse, red ve tekzip ederler. Halbuki, bahsedeceğimiz vakıaları çoklar rivayet etmiş ve ötekiler de sükûtla tasdik etmişler. Demek, herbir hadise mânen mütevatir gibi katidir.Hem Sahabeler, Kur'ân'ın ve âyetlerin hıfzından sonra, en ziyade Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ef'al ve akvâlinin muhafazasına, bahusus ahkâma ve mu'cizâta dair ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer şehadet ediyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hali ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehâdisiye şehadet ediyor.Hem Asr-ı Saadette, mu'cizâtı ve medar-ı ahkâm ehâdisi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abâdile-i Seb'a kitabetle kaydettiler. Hususan, Tercümanü'l-Kur'ân olan Abdullah ibni Abbas ve Abdullah ibni Amr ibni'l-Âs, bahusus otuz kırk sene sonra Tâbiînin binler mu... Devamı

Mi'rac-ı Nebeviyeye (a.s.m.) Dâirdir

2008-07-29 20:55:00

Otuz Birinci SözMi'rac-ı Nebeviyeye (a.s.m.) DâirdirİHTARMi'rac meselesi, erkân-ı imâniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir ve erkân-ı imâniyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı imâniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat ispat edilmez. Çünkü, Allah'ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücudunu inkâr eden adamlara Mi'racdan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı ispat etmek lâzım geliyor. Öyle ise biz, Mi'racda istibat ile vesveseye düşen bir mümini muhatap ittihaz ederek, ona karşı beyân edeceğiz. Ara sıra makam-ı istimâda olan mülhidi nazara alıp, serd-i kelâm edeceğiz. Bâzı Sözlerde hakikat-i Mi'racın bir kısım lem'aları zikredilmişti. İhvanlarımın ısrârı ile ayrı ayrı o lem'aları hakikatin aslıyla birleştirmek ve kemâlât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) cemâline birden bir ayna yapmak için, inâyeti Allah'tan istedik.Evvelki âyet-i azîmenin azîm hazînesinden yalnız -1- zamirinde bir düstur-u belâgata istinad eden iki remzin meselemize münâsebeti olduğu için, i'câz bahsinde beyân edildiği üzere yazacağız.İşte, Kur'ân-ı Hakîm, Habîb-i Ekrem Aleyhi Efdalüssalâtü ve Ekmelüsselâmın Mi'racının mebdei olan Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâya olan seyrânını zikrettikten sonra, -2- der. Ve şu kelâm ile Sûre-i -3- 'da işaret olunan müntehâ-i Mi'raca remz eden 'deki zamir, ya Cenâb-ı Hakka râcidir, veyahut Peygamberedir (a.s.m.).Peygambere göre olsa, kanun-u belâgat ve münâsebet-i siyâk-ı kelâm şöyle ifade ediyor ki: Bu seyahat-i cüz'iyede bir seyr-i umumi ve bir urûc-u küllî var... Devamı

-Hakikatli nasihatlar -

2008-07-07 20:08:00

Hep atan yüreğinin duruvermeyeceğinden, gören gözünün hep göreceğinden, duyan kulağının hep duyacağından.Emin misin ? Sana hep açık duran ilahî kapıların birgün kapanmayacağından ve şaşırıp kalmayacağından.Emin misin ?Bütün bunlar için bir kere daha fırsatın olacağından.Sahiden emin misin ?Öyleyse ne duruyorsun gerçek vazifeni layıkıyla yap!İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi halık-ı kainatı tanımak ve ona iman ve ibadet etmektir..İşte vafize bu alem içinde hakikatleri okumak,tefekkür etmek,imanı ziyadeleştirmek,ALLAH c.c yakınlık kesb etmek'tir.Sünnet-i seniyye bizi sırat-ı müstakime götüren emin ve sarsılmaz yoldur.İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.Evet şu perişan dünyada, âvâre nev’-i beşer (avare insanlar) içinde, semeresiz(meyvesiz)bir hayatta; sahibsiz, hâmîsiz(tek başına sahipsiz) bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev’-i beşer ,(avare insanlar) içinde,bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha(gezinti yerine) döner ve bir ticaretgâh olur.Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur (zanettigin)ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir.Hakikat hayale karışır, madum(yok olan) bir dünyayı mevcud (var)zannedersin. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başı... Devamı

Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır.

2008-06-27 22:19:00

Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü'z-zünub olduğu hadis-i sahihle sabittir. Hem hadiste vardır ki, "Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker." (Buharî, Merdâ: 1, 2, 13, 16)Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için mânevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalıkla daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah'ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryad et. Çünkü, bütün dünyanın mevcudatıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır. Mütemadiyen firak ve z eval  ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bahusus âhireti bilmediğin için, ölümü idam-ı ebedî tahayyül ettiğinden, adeta, güya yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var. İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük mânevî vücudun hadsiz hastalıklarına katî ilâç ve katî şifa verici bir tiryak olan iman ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini ve rahmetini tanımaktır.Evet, Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle h... Devamı